İsviçre denilince akla genellikle Alpler, çikolata ve bankacılık gelse de, bu küçük ülkenin küresel ekonomideki esas gücü bir metalden, yani altından kaynaklanıyor. İnanması zor olsa da, dünya genelindeki altın üretiminin %70'i burada işleniyor.
Tarih profesörü Tobias Straumann'a göre bu durumun sebebi oldukça basit: "Savaş zamanlarında insanlar paralarını güvenli bir yere taşır."
Dünya savaşları sırasında Avrupa kaos içindeyken, tarafsız olan İsviçre en güvenli liman olarak öne çıktı. Mülteciler, altınlarını paltolarının astarlarına gizlerken, devletler de rezervlerini buraya aktardı.
Bu zenginliğin elbette karanlık bir yönü bulunmaktaydı. İsviçre Merkez Bankası'nın (SNB), İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'ndan çalıntı altın (günümüzde milyarlarca dolara denk gelen) satın aldığı yıllar sonra gün yüzüne çıktı. Bu altınların bir kısmı, ne yazık ki Holokost kurbanlarına aitti.
Savaş sona erdiğinde, İsviçre'nin elinde hem maddi kaynaklar hem de sağlam bir altyapı bulunuyordu. Asıl atılım ise İtalyanca konuşulan Ticino bölgesindeki "saflık devrimi" ile gerçekleşti.
İsviçreli kimyagerler, kirli altını asitte çözerek %99,99 saflıkta elde etme yöntemlerini geliştirdi. İtalyan mücevher üreticileri, kendi ülkelerindeki bürokratik engellerle uğraşmak yerine altınlarını hemen sınırın ötesindeki İsviçre’de işleme almaya başladılar.
İsviçre'nin bir diğer avantajı da küresel piyasalardaki uyumsuzluktu. Londra ve New York borsaları farklı külçe standartları kullandığı için, altının sürekli eritilip yeniden şekillendirilmesi gerekiyordu. Bu işlemi dünyada en iyi ve en hızlı gerçekleştiren yer yine İsviçre oldu. Günümüzde ülke, birçok ülkeye yılda 88 milyar Euro değerinde altın satışı yapmaktadır.
İzler takip edildiğinde, bu altınların aslında Burkina Faso'da çocuk işçilerin büyük zorluklarla çıkardığı kaçak altınlar olduğu anlaşıldı.